Make your own free website on Tripod.com
YARATICILIĞIN FAYDALARI

Hiç ders çalışırken defterinize, müsvedde kâğıtlarına görülmemiş biçim ve düzenlerde uçaklar,gemiler,makina-fabrika sistemleri çizdiğiniz oldu mu? Şehirler, limanlar, uzay üsleri planladınız mı? Bilincinizin bilinmeyen köşelerinden fırlayıp gelen şekiller, desenler kâğıtların üzerine döküldü mü? Ve bu büyük kabahatınızdan dolayı büyüklerinizden azar işittiniz mi? Veya ödevlerinizi bitirmek yerine,böyle “havaiyat” la uğraşan, ancak biz erişkenleri ilgilendirmesi gereken çeşitli sorunlara çözümler getiren çocuklar, gençler gördünüz mü?

Biz “Yetişkinlere” göre apaçık şeyler hakkında bitip tükenmek bilmeyen sorularla insanı bıktırıp perişan eden, olaylara bazen alışılmamış yorumlar getiren, günlük yaşayışımız için (ne olduğunu anlayamadığımız veya anlamak istemediğimiz ) yeni düzenlemeler öneren, dünyaya farklı açılardan bakabilen, hayalinde icad ettiği makinaları anlatan, ebeveynlerinin pek övünmediği ve hakkında fazla umutlar beslemediği, öğretmenlerinin de davranışlarından memnun olmadığı çocuklar, yaratıcılık psikolojisi alanındaki yaygın görüşe göre bir memleketi parlak bir geleceğe götürecek belki de tek imkândır.

Özellikle 1950’li yıllardan beri,Amerika’nın ve gelişmiş bazı batı toplumlarının üzerinde durduğu bir çocuk tipi vardır.Bu belki de, zaman zaman rastladığımız, işe yaramayan tahta, bez, kâğıt, tel, kutu…parçalarından oyuncaklar, araçlar, bebekler, şehirler yaratan, ev ödevlerini bitirmek yerine yeni bir “deniz altının” desenlerini çizen çocuklardan biridir.Başta Amerikalılar, batı dünyası, iddialı oldukları uluslararası yarışın talep ettiği sivil veya askeri yüksek teknolojinin seviyesini düşürmemenin hatta artırmanın sancısı içindedirler. İnsan ve fen bilimlerinde ve diğer bütün disiplinlerde bilgi seviyesini yükseltmek için yoğun bir çaba sarfetmektedirler. Böyle sancıları, iddiaları olmayan toplumların mutlu rahavetinden ne yazık ki mahrumdurlar. Gezegenimizi kontrol edecek bilimsel, teknik ve ekonomik imkânlara sahip olmayı istedikleri gibi uzayı da parsellemeye başlamışlardır. Bu arzuların tatmin edecek olanların da yine insanlar arasından çıkacağını bildiklerinden dikkatlerini bu büyük görevleri yapabilecek yaratıcı kafaları keşfetmeye ve yetiştirme işi üzerinde toplamışlardır. Çünkü bilim, teknik ve ekonomide büyük ilerlemelerin (son derece konkre toplumlardakinin aksine) “Hayal Gücünün” ve bunun gibi zihinsel yeteneklerin eseri olduğunu çok önceden bu ülkelerin bilim ve fikir adamları tartışmaya başlamıştır. Bu düşüncelerin akis uyandaracağı çesitli mesleklerdeki bir aydın kitlesine sahip olmaları da belki ayrı bir talih olmuştur.

Belki de bir memleketin çağdaş insan ailesi içinde kalıcı bir yere sahip olmasının yolu yaratıcılık ve eğitim konularının “dergahta, çarşıda, mecliste ve üniversitede” devamlı olarak görüşülüp tartışılmasından geçiyordur.

Bunu tartışan, yaratıcılık konusunda araştırmalar yapan ve halen bu çalışmaların devam eden toplumların gereksiz işlerle uğraşan aptallar topluluğu olduğuna karar vermek bir bilim adamı için gerçekten zordur. Çünkü, her şeyden evvel şu ve bu benzeri daha nice sorunların cevaplarını bulmak gerekmektedir.Bu toplumlar niye insan unsuruna bu kadar önem veriyorlar? Zamana,emeğe, paraya o kadar kıymet veren bu toplumlar niye üstün zihinsel yetenekleri keşfetmeye ve yetiştirmeye bunca emek ve para sarfediyorlar? Niye işi şansa, talihe ve kaderin lütuflarına bırakmak istemiyorlar? Refah ve ilerlemede üstün zihinsel yeteneklerin büyük payı olduğuna mı inanıyorlar? Neye dayanıyor bu inançları? Acaba kuduz aşısının keşfinden, kutupların ve de ayın fethine kadar yüzbinlerce büyük işi başaranlar aptal olabilir mi?

1950’de Guilford’un konferans ve yazılarıyla yaratıcılık konusuna daha fazla eğilmeye çağırdığı psikologlar bu alandaki çalışmalarını daha da yoğunlaştırmışlardır. Bu çalışmaların satırları arasından 2.Dünya savaşının doğurduğu siyasal sonuçlardan, bloklar arası rekabetten ve hele Sovyetler Birliği’nin diğer ülkelerden önce “Sputnigi” uzaya gödermesinden bir hayli etkilendiği anlaşılmaktadır. Ama bu çalışmalarda asıl, askeri ve sivil teknolojinin, ekonomik refahın, yüksek kültür seviyesinin yaratıcı kafaların ürünü olduğu telkin edilmektedir. Bu telkinlerde esas itibariyle, yeni durumlara, yeni ihtiyaçlara, yeni problemlere karşı en uygun en başarılı tepkileri yapanların, en etkili çözümleri getirenlerin, keşif ve icadlarıyla hayat seviyesini yükseltenlerin,benzersiz sanat ürünleri verenlerin bugüne kadar zekâ kavramı içinde ele aldığımız yeteneklerden farklı bir zihinsel güce sahip olduğu veya bu potansiyellerini kullanabilme imkânını bulanlar olduğu vurgulanmaktadır. Hedef, bu zihinsel gücün veya güçlerin, bilimsel tarifini yapabilmek, temel mekanizmalarını, şartlarını ve bu bilgilere dayanarak geliştirme yollarını ortaya çıkarmaktır.

Bu noktada Taylor’un (1964) söyledikleri çok dikkat çekicidir: “Zamanımızda insanlık, bir zihinler arası rekabetin içindedir. Bu yarışın sonuçlarını tayin edecek en önemli zihinsel faktörlerden biri yaratıcılıktır. Yaratıcılığın çeşitli bilgi alanlarında ve farklı millletlerdeki miktar ve derinliği çok önemli olacaktır. Çünkü yaratıcı davranışlar yalnız bilimdeki ilerlemeleri değil, fakat bütün bir toplumu da çok büyük ölçülerde etkilemektedir. Kendi insanları arasından yaratıcı potansiyeli olanları seçmesini, yetiştirip geliştirmesini ve teşvik etmesini en iyi bilen milletler, diğer milletler arasında çok avantajlı bir duruma sahip olabilirler. Sayısı üçü dördü geçmeyen yüksek bir yaratıcı zihine sahip ancak pek az kişi köklü değişikliklere sebep olabilirler. Zamanımızın ulaşım, iletişim ve üretim araçları nisbeten çok az sayıdaki kişilerin yaratıcı düşüncelerinin mahsulüdürler. Tarihin değiştirilmesi ve dünyaya yeni bir biçim verilmesinde yüksek seviyede bir yaratıcılığın rolü, insana özgü diğer nitelikler kadar önemlidir. Toplumlar, önceden hazırlanan bir plana göre kolayca ve radikal bir şekilde değiştirilmemektedir. Ancak zihinleri yaratıcılıkla zenginleşmiş bireylerin teşkil ettiği toplumlar gereken dinamizme ulaşabilirler. Tarihin akışı geriye doğru izlenecek olursa, teknolojide ve özellikle belirli alanlarda insanlığın şimdi ulaştığı irfan(bilgi,kültür ve anlayış) seviyesinin, yaratıcı faaliyetlerde yani bilgi arttırma, bilinmeyeni fethetme mücadelesinde ve yeni fikirler, çok daha yararlı şeyler yaratma çabasında bulunan bireylere dayandığı görülebilir. 1950 yılından bu yana içinde bulunulan durumu gerçekten öğrenmek isteyenler, milletimizin insan gücüyle ilgili problemlerle karşı karşıya olduğunu anlamışlardır. Hatta içine girdiğimiz uluslararası rekabetin büyüklüğüyle karşılaştırılacak olursa, uzun zamandır beridir gerekli insan gücü sayısına tam manasıyla sahip olamadığımız görülebilir. Eğer uluslararası yarışma ortamında hayatta kalmak istiyorsak, bu milletin hayati insan gücü problemine getireceğimiz en ümit verici çözüm, çeşitli tipteki önemli personelin belirlenmesini ve yetiştirilmesini teşvik ve desteklemek olacaktır. Bu tiplerden biri yüksek seviyedeki yaratıcı kişilerdir. Bilim alanında yaratıcı böyle birkaç kişi bile, bilimsel faaliyetlerdeki yerimizin en önde olmasını sağlayacaktır.”

AKIL SAĞLIĞI BAKIMINDAN YARARLARI

Çocukların, gençlerin, üniversite öğrencilerinin akıl sağlığını korumak okulların kanuni görevlerindendir. Eğitim kurumları, öğrencilerinin ruhi çöküntülerden korunmasına ve sağlıklı bir şahsiyet geliştirmesine yardımcı olmayı hedefler. Yaratıcılığın “boğulması”, yaşamaktan sağlanan tatmini, yaşama sevincini önlediği gibi, şiddetli bir gerginliğe ve çöküntüye sebep olur. Bu noktadan artık kimse şüphe etmediği gibi, streslere karşı en önemli dayanma kaynağının yaratıcılık olduğundan da şüphe edilmemektedir. İlginç bir araştırmada, iyileşmekte olan şizofrenlere yaratıcı düşünce testleri uygulanmıştır. Test sonuçlarına göre şizofren deneklerde, son derece zayıf bir hayal gücü, dar ve katı bir düşünce tarzı(inflexibility), orijinalliğin bulunmaması ve yeni problemlere, yeni durumlara karşı hiçbir tepkinin yapılamaması gibi özellikler ortaya çıkmıştır. Ayrıca teste verdikleri cevaplar incelendiğinde, şizofrenler hakkındaki yaygın inançların aksine, zengin bir fantaziye, çarpıcı hayal gücüne rastlanmamıştır. Cevapların çoğu paralize olmuş ( felce uğramış) bir düşünceyi aksettirmekte olup “”çok banal” bir içeriğe sahiptir. Muhtemelen, şizofrenler ve stresler karşısında “çöküntüye” uğrayan bireyler, yaratıcılıkları ve hayal güçleri en zayıf olan veya hiç olmayan grubu oluşturmaktadır. Belki de, zaten yaratıcılıkları olmadığı için bu gruplar hayatın zorlukları karşısında “çöküntüye” uğramaktadırlar.

EĞİTİMİN HEDEFİ BAKIMINDAN YARARLARI

Demokrasilerde eğitim, bireyin bütün yeteneklerini geliştirmesine yardımcı olmak zorundadır. Okullar çocukların, tam manasıyla fonksiyonda bulunan şahsiyetler haline gelmesi için çabalarlar. Son zamanlarda bu çabaların hedefi yalnız zihinsel yeteneklerle sınırlandırmak için bir baskı vardır. Bir kişinin yaratıcı düşünce yetenekleri gelişmemiş veye felce uğramışsa onun zihinsel olarak tam manasıyla işlevde bulunduğunu söyleyemeyiz. Yaratıcı düşüncenin içerdiği zihinsel yetenekler, problemlerin farkına varmak, muhtemel çözüm yollarını araştırmak ve düşünülen çözüm yolarını sınamaktır. Eğer bu yetenekler tahribata uğrarsa hayatın getirdiği zorluklarla başa çıkabilmek pek mümkün olmaz veya yetersiz bir seviyede olur.

EĞİTİMDE ÖĞRENCİNİN BAŞARISI BAKIMINDAN YARARLARI

Eğitim esnasında, bilgilerin ve çeşitli maharetlerin kazanılmasına yaratıcılık önemli katkılarda bulunmaktadır. Yetkili bir öğretmenin kabul edilmiş kaynak ve yöntemlere dayanarak yaptığı, bilinen, klâsik öğretimin daha ekonomik olduğu düşünülmektedir. Halbuki son araştırmalar, yaratıcı yetenekleri kullanmaya sevkeden eğitim yöntemlerinin daha ekonomik olduğunu, birçok şeyin bu yolla daha kolayca öğrenildiğini göstermektedir. Geleneksel zekâ testleri bilgiyi, hafızayı ve konverjant düşünceyi ölçmektedir. Yukarıda bahsettiğimiz bilinen klâsik eğitimde de bu yenekler gerekli olmaktadır. İstidatlı çocukları yalnız zekâ testlerine göre seçtiğimiz zaman, çok büyük bir orandaki öğrenci elimine edilmiş oluyor. Halbuki araştırmalar, atılan bu öğrenci kitlesinin içinde, zekâ testlerinde çok başarılı olamamalarına rağmen Yaratıcılık testlerinde yüksek puan alanların ( yüksek seviyedeki yaratıcıların) bulunduğunu göstermektedir. Ve bu öğrenciler gereken bir yaklaşımla (uygun bir şekilde) ele alındığında yüksek zekâlı öğrenciler gibi başarılı olmaktadırlar. Bir çok araştırmada aralarında 25 IQ gibi bir fark bulunmasına rağmen Yükselk Zekâlı ve Yüksek Yaratıcı öğrenciler başarı testlerinde aynı düzeyde bir performans göstermişlerdir.

MESLEKİ BAŞARI BAKIMINDAN YARARLARI

Eğitimin bir hedefi de öğrencilerin mesleklerinde başarılı olabilmeleri için gereken hazırlıkları sağlamaktır. Büyük başarılar kazanabilmek için yalnız yüksek zekâ, özel istidatlar ve teknik maharetler yeterli olamamaktadır. Bilimsel keşifler, icadlar ve sanat dallarındaki dikkat çekici performanslar için yaratıcılık önemli bir faktördür. Araştırmalara göre mağazalarda tezgahtarlık yapanlarda bile yaratıcılık faktörü önemli farklılaşmalara sebep olmaktadır. Mesela Wallace’ın bir araştırmasında (1960), yüksek miktarda satış yapan tezgahtarların, satış miktarı az olan tezgahtarlara oranla Yaratıcılık Testlerinde daha yüksek puan aldıkları görülmüştür. Özellikle yaratıcı mimarlar çalışmalarında yalnızca mimariye değişik perspektiflerden bakmazlar, kendilerine göre daha az yaratıcı olan meslekteşlarına göre daha fazla sayıda farklı kalıpta ilişkisiz taslaklar hazırlayabilirler. Yaratıcı kişiliklerin her türlü problemi algılama şekilleri farklıdır.David Ogilvy (uluslararası reklamcılık acentası kurucusu) iddia etmektedir ki aykırı ve isyankar tipler arasında yaratıcılık daha fazla görülmektedir. Bu insanlar, gerçakten yaratıcıdırlar ve yaratıcı bir organizasyonda mutlaka böyle elemanlara ihtiyaç vardır. Güçlü bir birey tarafından yönlendirilmedikçe yaratıcı olmayan organizasyonlar, bir araştırma laboratuvarı, bir dergi ya da reklam ajansı olsa bile büyük boyutta iş üretemeyecektir.

TOPLUM AÇISINDAN YARARLARI

Öğrencilerin topluma katkılarda bulunacak bireyler haline gelmesi eğitimcilerin diğer bir hedefini teşkil eder. Medeniyetimizin geleceği (hayatımızın idamesi) bizden sonraki nesillerin yaratıcı hayal güçlerinin niteliğine bağlıdır. Demokrasiler, problemlerini akılcı, “İmajinatif” yöntemlerle çözemediği zaman yıkılırlar. Eski Grek medeniyeti Sokrates’in bu uyarılarını dikkate almadığı için yıkılıp gitmiştir.Amerika’lı “zenci”, Batı Somoalı, Malezya’da Malezyalı, Çinli, İngiliz ve Tamili ayrıca, Hintli, Yunanlı, Alman ve Filipinli öğretmenlerden toplanan verilere göre Amerikalı, Alman ve İngiliz öğretmenlerin ideal öğrenci tipi, uzmanların “üretken yaratıcı şahsiyet”olarak tarif ettikleri tipe benzemektedir. Ne kadar ilginçtir ki keşif ve icadlarla ilgili kayıtlar incelendiğinde Almanların 41, Amerikalıların 40, İngilizlerin 32 Nobel mükafatını kazanmasına karşılık, Hintlilerin bir tane “Nobel” i vardır.Diğer öğretmenlern mensup olduğu milletlerin böyle bir başarısına rastlanılmamıştır.

YARATICILIĞI KULLANMAK VE YENİLİK

Her becerimizde olduğu gibi yaratıcılığımız da kullanabildiğimiz ölçüde anlamlıdır. Bu yüzden bu becerimizi hangi amaçlarla, nerede ve ne zaman kullanabileceğimiz üzerinde kısaca durmak gerekir. Teorik olarak yaratıcılık, herkes için ve yaşamın her alanında gereklidir. Nitekim tarihteki büyük icat ve buluşların bazıları başka bir faaliyeti yerine getirirken, kurulan bağlantılar veya hiç umulmadık bir uyarının yaptığı çağrışım sonucunda ortaya çıkmıştır. Elma ağacının altında otururken (Newton) veya hamamda yıkanırken (Arşimed) bile ortaya çıkabilen bir becerinin “kullanım alanları” tartışmak aslında gereksizdir. Ancak bazı durumlar doğaları gereği yaratıcılık için çok daha elverişlidir. Bir üniversitenin ürün geliştirme departmanı zaten yaratıcılığın kullanılması amacıyla kurulmuştur.Dolayısıyla yaratıcılığımızın kullanımıyla ilgili olarak kesin sınırlar çizemesek bile bazı genellemeler yapabiliriz.

Yaratıcılığı yeni kavramlar veya ilişkiler üretebilmek için kullanırız. Bu bir soruna yeni bir çözüm, yeni bir ürün veya yeni bir davranış biçimi olarak ortaya çıkabilir. “Peki, bunu neden yapalım?” diye sorduğumuzda, verebileceğimiz yanıtlar “mevcuttan hoşnut olmamak”, “mevcudu yetersiz bulmak”, “mevcuttan daha iyisini yapabileceğini düşünmek”, “başkalarının mevcuttan daha iyisini yapabiliyor olmaları”, “mevcuttan sıkılıp kanıksamamız” gibi yanıtlar veririz. Özetlersek, “yaratıcılığımızı herhangi bir konuda mevcut durumumuzu geliştirmek” ve dolayısıyla “herhangi bir düzeyde yenilik getirmek” amacıyla kullanırız.

YARATICILIK VE ÇOK SEÇENEKLİLİK

Herhangi bir konuda karar alırken, seçim yaparken, çözüm üretirken veya eylem geliştirirken genellikle birden çok seçenekle karşılaşırız. Etkinliğimiz “en uygun seçeneği seçip seçmediğimize” ve “yaptığımız seçimi başarılı bir şekilde yerine getirip getiremediğimize” bağlıdır.Nitekim hem özel hem iş yaşamımızda bu iki koşulu yerine getirmeye çalışırız. Çok önemli kararlar vermemiz gereken durumlarda günlerce düşünür, başkalarına sorar ve bütün seçenekleri enine boyuna değerlendiririz. Kararımızı verdiğimiz andan itibaren ise tercihimizin arzu ettiğimiz sonuçları yaratması icin çalışmaya başlarız.

Mevcut seçeneklerden birisini seçmek ve bunu uygulamak mantıksal düşüncemizin görevidir. Seçim yaparken olumlu/olumsuz, doğru/yanlış, kolay/zor gibi kriterler kullanır, bu seçimimizin yol açacağı sonuçları ise yine mantığımızı kullanarak tahmin etmeye çalışıırz. Tercihimizi yaşama geçirirken ise konunun doğasına ve kendi birikimlerimize uygun biçimde davranırız.

Ne kadar mantıklı olarsak olalım, bizim için en uygun olan çözüm değerlendirdiğimiz seçeneklerden arasında değilse başarılı olamayız. Değerlendirdiğimiz üç seçenekten en uygun olanını seçmiş olmamımız, bir dördüncüsünün bizim içn daha uygun olmadığını göstermez. Dolayısıyla başarıya ulaşabilmemiz için daha seçim yapmadan önce “olası bütün seçenekleri” düşünmek ve ortaya koymak zorundayız. Bu ise yaratıcı düşüncenin görevidir. Bütün olasılıkları ortaya koyduğumuzda daha önceden bilmediğimiz veya dikkate almadığımız bir seçeneği, yani “yeniliği” buluruz.

Yaratıcılığı yeni seçenekler üretmek olarak da tanımlayabiliriz. Buradan yola çıkarak “yaratıcılığmızı kullanmaya öncelikle çok seçenekli olan veya çok seçenekli oldukları bariz biçimde görünen durumlardan başlamamız gerektiği” sonucuna ulaşabiliriz. Teorik olarak karşılaştığımız birçok durum çok seçeneklidir, ancak koşullarımız bizi istemesek bile bazı tercihlere yönlendirebilir. Öte yandan bazı durumlarda seçip yapma şansımız olduğunu açıkça görebiliriz.

GİRİŞİMCİLİK VE YARATICILIK

Yüksek performanslı bir şirketin, diğer şirketlerle yarışabilmesi için, yaratıcılık ve yenilik bir araç olmalıdır. Dünyayı büyük bir karmaşa(kaos) olarak ele alıp, yaşamını da bir sorun çözme süreci olarak tanımlayan düşünce sistemleri, John Dewey, Karl Popper ve Thomas Kuhn’un çalışmaları sonucu ortaya çıkmıştır. Daha sonra çok sayıda modellerle yönetim biliminde yer almaya başlayan bu yeni bakış açısı bilimin varlık nedeninin “sorun çözmek” olduğunu savunmakta; bunun da her ortamda “ bireyin yaratıcılığı” ile olanaklı olduğunu öne sürmektedir.

Yönetimde sağlıklı ve yaratıcı bir boyut sağlanmak isteniyorsa, örgüt, yaratıcı bireylerle donatılmalıdır. Yaratıcılık ise iyi bir sorun çözücü olmaktan geçer. Rastlantılara, kazalara, tehlikelere hazırlıklı olan ve onlara yanıtı hazır olan bireyler, yaratıcıdırlar.

Yaratıcılığı kendi örgütünde artırmak isteyen yönetici, insan kaynakları yönetiminin oluşturulmasına ve uygulanmasına bağlıdır. Çağdaş yönetici artık insan kaynakları politikasını okuyup gözden geçirmekten çok yapılandırmaktadır. Çünkü o zaman , işin bireysel anlamı ile örgütün amaçlarını uzlaştırabilir. Yenilikçi, yaratıcı yöneticiler iş konusunda farklı düşünen kişilerdir. Kaynakları kullanmak, ekonomik gelişme,rekabetçi ortam, ürün-personel gelişimi ilişkisinde, yeni görüş açılarını kullanırlar.

Yaratıcı yönetim, yeni kavramlar, yeni düşünceler, yöntem ve yönelimler ile yeni işlem biçimlerinden oluşur. İşlevsel olan sözcük “Yeni” sözcüğüdür. Yaratıcı yönetim, yaratıcı fikirleri uygulamaya ya da onu başarılı bir biçimde sürdürmeye dayanır. Reklam, pazarlama ve belli yönetim alanlarında yaratıcı bireylere olan gereksinme daima büyük olmuş olmakla birlikte, son yıllarda birçok kurumda araştırma ve geliştirme bölümlerinin büyümesi ve dinamik, zengin toplumun devamlı değişen gereksinmeleri nedeniyle talep gerçekten çok artmıştır. Aslında, açıkça anlaşılmış bulunmaktadır ki zamana bağlı olarak yaratıcı biçimde değişme kapasitesinin her kurumda yer alması zorunlu bulnmaktadır, aksi taktirde söz konusu kurum var olam hakkını kaybetmek dumunda kalacaktır.

ULUSAL KÜLTÜR İLE YARATICILIK ETKİLEŞİMİ

Ulusal kültürün bireyler ve dolayısıyla örgütler üzerindeki etkileri özellikle son yıllarda inceleme konusu olmaya başlamıştır. Türk kültürü ile örgütsel yapı ve süreçler arasındaki ilişkileri araştırmaların çoğunluğu Hofstede’in (1991), Türkiye’yi tanımladığı boyutlara yakın sonuçlar vermektedir. Türk kültüründe güç mesafesi ve belirsizlikten kaçınma boyutlarının yüksek olmasının gerek yönetici tutumları gerek yaratıcı örgüt kültürünün oluşmasını kısıtlayıcı etki ortaya çıkması kaçınılmazdır. Ancak bu kategori içinde değerlendirilebilecek ülkeler arasında özellikle Japonya, Fransa gibi ülkelerin olması dikkate alınması gereken bir husustur. Yaratıcılıkta bireyin önemli bir değer olarak belirlemesine karşın, Türk kültüründe ortaklaşa davranış ağırlık kazanmaktadır. Öte yandan, yaratıcı örgüt kültürünü yaratabilen bazı ülkelerin de (Japonya, Hong Kong, Singapur gibi) bu yapıda olmaları bireyselliğin yalnız başına belirleyici olmadığını ortaya koymaktadır. Türk kültüründe dişi değerler, erkeksi değerlere bir ölçüde baskın çıkmaktadır. Bu durum, bağımsızlık, atılganlık, rekabet duygusu, maddi ödüllere değer verme gibi geleneksel olarak yaratıcı kültür için yararlı olduğu düşünülen değerlere uygun değildir.

Bu boyutların yanında, Türk insanın genel olarak dışsal denetime değer vermesi, geleceği denetleme, sorgulama gibi yaratıcılığı destekleyen tutumlarddan kaçınması; dolayısıyla kaderci tutumunu sürdürmesini getirmektedir. Ancak bu özelliğin yaratıcılığı desteklemek koşuluyla ve yöneticilerin etkili olması bakımından, çalışanların potansiyelini ortaya çıkarmada yararlı olabileceği düşünülebilir. Yine Türk kültüründe ihtilafların özellikle örgüt ortamında bastırılması eğilimi, yeni ve farklı olanın reddedilmesi ve yaratıcılığın azalması sonucunu getireceği biçimde değerlendirilmektedir. Bu bağlamda ele alınabilecek sınırlayıcı bir başka külürel öğe, grup ve örgüt normlarının bireysel çıkışları sınırlamasıdır. Ayrıca, Türk insanın kısa vadede elde edilen sonuçlar yönünden beklentisi de, yaratıcı düşüncenin bilimsel gelişme sürecine ve temel aşamalarına uygun değildir. Kültür öğesi olarak ele alınabilecek bir başka faktör de, güven duygusudur. Türk kültüründe güven, aile ve akrabalık ilişkilerini sınırlama eğilimi göstermektdir. Bu nedenle, örgüt kültüründe yaratıcı düşünce için çokönemli olan diğer bireylere güven düzeyinin arttırılması için özel koşullar yaratılması gerekmektedir. Genel olarak değerlendirildiğnde, Türk kültüründeki baskın değerler yaratıcılık için genel kabul görmüş ilkelerle uyumlu değildir.

Bu sorunu aşabilmek için izlenebilecek stratejiler iki farklı yönde geliştirilebilir. Birincisi, ulusal kültürden daha az etkili de olsa örgüt kültürünü yönetsel olarak bilinçli müdahelelerle yaratıcı örgüt kültürüne dönüştürmeyi denemektir. İkincisi ise, ulusal kültür değerlerinin öğelerini veri olarak kabul ederek yaratıcı düşünmeye yönelik ilkeleri örgüt içinde ulusal kültür yapısına uyumlandırmaktır. Birinci strateji, daka kısa zamanda uygulanabilecek, ancak yönetimin sürekli denetiminde yürütülebilecek bir yöntemdir. İkinci strateji ise, daha uzun zaman alacak, bilimsel araştırmalarla desteklenmeyi gerektiren, ancak sonuçlarının daha etkili olması beklenen bir yöntemdir. Hangi strateji izlenirse izlensin, yaratıcı örgüt kültürü oluşturmada en önemli, faktörün yönetsel tutumlar olduğu ortaya çıkmaktadır.

SONUÇ

Yaratıcılık kavramı, sanatçıların, bilim admlarının, mucidlerin ve diğer bireylerin ortaya çıkardığı olağan dışı veya benzersiz faaliyetler, tepkiler ve ürettikleri şeylere bağlanmaktadır. Ama, yaratıcı ürünleri ortaya çıkaranların birer “deha” olmaları şart değildir. Ürettikleri şeylerin, tanınmalarını ve takdir görmelerini sağlayacak oranda bir orijinallik veya “önem” derecesinde olması yetmektedir. Son zamanlarda yaratıcılık kelimesi tıpkı bir “parola” gibi oyuncaklardan gıdalara, reklamcılığa kadar akla gelebilecek her alandaki faaliyet veya üretimin başına getirilmektedir. Belki de gerçekten yaratıcılık, “Leonardo da Vinci’nin ortaya çıkardığı ürünlerle, bahçesinin düzenini tasarlayan bir mülk sahibi veya yeni elbisenin modelini hazırlayan bir ev kadının ortaya çıkardığı ürünler arasında uzanan bir kesintisiz” le ifade edilebilir.

KAYNAKÇA :